ağır roman

" Umay sen içeri geç. Ben geliyorum. " 

İçerideki garsona Umay'ı göstererek ilgilenmesini söyledim. Mehmet'e döndüm. Masum gözlerle ağzımdan çıkacak kelimelere bakıyordu.

" Bir sorun mu var abi?"
" Bir sorun mu? Sana kaç defa demedim mi? Şuraya getirdiğim kadınlara yenge deme diye. Sen ne yaptın? Hala yenge diyorsun. Hala yenge. Kafayı yemek üzereyim." 

" Pek normal olduğunda söylenmez. "

" Öyle mi?" 

Umursamaz bir tavırla " Öyle tabi. " 

" Bundan sonra buraya geldiğim her kadına yenge diye hitap etmezsen daha önce tanıştığın o anormal insanla tekrardan tanışma fırsatını yakalayacaksın. Bir de böyle deneyelim." 

Güldü. " Sen içeriye geç. " 

" Hala gülüyorsun." 

" Hep güleceğim." 

" Şimdi içeri geçiyorum. Dediklerimi aklının bir kenarına yaz. " 

" Hangi kalemle yazayım?"

Yakasından tutup duvara yasladım. 

" Tahta kalemle yaz. Unutman daha kolay olur." 

Ellerimi üstünden yavaşça çekti. Üstünü elleriyle düzeltti. Masaya doğru yürüdüm. Arkamdan " Mürekkepli kalemle yazacağım Timur abi." diye bağırdı. Sandalyemi çekip masaya oturdum. 

" Bir sorun mu var ?" 

" Hayır, onla takılmayı seviyorum." 

" Niye takılıyorsun?" 

" Ne zaman bir kadınla buraya gelsem yanımda olan bütün kadınlara yenge diyor. Ben sürekli kızıyorum. O sürekli demeye devam ediyor. Benle alay ediyor. " 

Gözlerini diğer masalardaki insanlara dikti. Etrafı süzdü. 

" Yenge kelimesine karşı bir alerjin mi var?" 

Ciddi bir tavırla " Karşılığı olmayan her şeye alerjim var." dedim. 

Garson elinde bir tane menüyle masaya geldi. Mehmet arkadan beni izliyordu. Arada gülüyordu. Personelden sorumlu görevi onu kapının başına gönderdi. 

" Hoş geldiniz. Menüye baktıktan sonra önünüzde olan sistemden beni çağırabilirsiniz. " 

" Pekala. Yalnızca bir tane menü mü getirdiniz? Beyefendiye menü yok mu?" 

" Timur Bey kendi damak tadını bizim damak tadımıza emanet etti. Kendisine yemekten önce bir kadeh kırmızı şarap veririz. Akabinde o gün canımız ne istiyorsa menüden onu getiririz. " 

Şaşkın bakışlarıyla " Değişik. Anladım. Teşekkür ederim." dedi. 

" Rica ederim. " 

Kendisiyle beraber getirdiği kırmızı şaraptan kadehime eklemeye başladı. Umay menüye göz gezdiriyordu. Etrafımdaki kalabalığı incelemeye başladım. Yükselen kahkahalar, gülen yüzler, hiç farkında olmadıkları çalan müzik... Her şey bu kadar net olamazdı. Neden? İçimdeki karmaşayı basit bir şekilde çözmek için diğerlerini taklit etmem gerekiyordu. Umay garsona bir şeyler söylemeye başladı fakat ben kendim dışında olan her şeye bir anlığına bütün algımı kapatmıştım. İçimdeki öldürme dürtüsünü dizginlemem gereken bir zaman dilimi içinde olmam lazımdı. Olamıyordum. İki şeytan birbirini zincire vurmuştu. Onlardan gelecek en ufak sese çok ihtiyacım vardı fakat ortalıkta hiç kimsecikler yoktu. Umay'ın el hareketleriyle irkildim. 

" Neyin var?" 

" Anlamadım." 

" Bir anlığına daldın. Nerelere gittin?" 

" Hiçbir şeyim yok. Bazı fikirlerimi tekrardan gözden geçirdim. " 

Meraklı gözler, kadehin üzerinde sürekli bir o tarafa bir bu tarafa giden parmaklar, makyajla üstü kapatılmış göz altı lekeleri... İçine bırakıldığım bu bedenin içindeki ruhumu kendime özgü bir makyajla kapatmayı öğrenmem gerekiyordu. 

" Hangi fikirler?" 

Garson yemekleri koyduğu küçük arabasıyla içeride geziyordu. Hemen yanımızdaki masaya tabakları bıraktı. Yan masadaki adamla göz göze geldik. Kadehini bana doğru kaldırdı. 

" Ne oldu sana böyle?" 

" Hiçbir şey. " 

Masadaki şarap şişesini elime aldım. Kadehime döktüm. Bir anda bütün kadehi içtim. 

" Gece daha yeni başlıyor. Bir anda sarhoş olamazsın." 

Garson yemekleri masaya bıraktı. Ardından " Bir isteğiniz var mı?" Elimle masadan uzaklaşmasını söyledim.
" Aniden sarhoş olacağımı sana kim söyledi?" 

" Hal ve hareketlerin. " 

" Her şeyi anlamak için hal ve hareketlerim yeterli mi sence?" 

" Elbette değil. Sarhoş olursan eve nasıl gideceğiz?" 

Çatalla makarnamı yemeye başladım. " Doğaçlamaya inanır mısın?" 

" Doğaçlamaya inanılmaz bence. Doğaçlama yapılır. " 

" Başarılı bir yorumlama. Yemekleri beğendin mi?" 

" Bence gayet başarılı. Sen beğendin mi?" 

" Makarnanın beğenilecek bir tarafı yok. Kaynamış su ve hamur. Birkaç sos. Hepsi bu kadar. " 

" Yemek yapmayı bilen birisi için çok zor olmasa gerek." 

Makarnayı bitirip çatalı tabağın içine bıraktım. Yan masadaki adamla sürekli göz göze geliyorduk. Ne anlatmaya çalıştığını bir türlü anlamıyordum. Umay gözünü benden ayırmıyordu. 

" Bu çağda insan her şeyi öğrenebilecek bir çevreye sahip. " 

" Neden öğrenmiyorlar o zaman?" 

" Her şeye sahip olmak insanların merakını gideriyor. Bu zamana her şeye sahip olmayarak geldik. " 

" Bu bir engel mi?" 

" Bu bir engel değil. Bilme zamanını geride bıraktık. Şimdi haz zamanı başladı. Etrafına bir bak. Hepsi ne kadar mutlu. Hepsi..." 

Garson masadaki tabakları topladı. Aracıyla bütün masaları gezdi. 

" Hepsi ne? Hepsi doğru mu? Genelleme. Yargılarını bir kenarda bırakmalısın bence." 

" Sen yargılarını bir kenarda bırakıyor musun? Buraya gelirken, içerideki kalabalığa karşı aklında hikayeler oluştururken, okulda, mağazada, sosyal medyada... Yargılarını bir kenara bırakıyorsun. " 

" Saat epey ilerledi. Yarın dersim var. Artık gidebilir miyiz?" 

" Saat epey ilerlemedi. İstediğin ağzı karşında bulamadığın için bana maruz kalmaktan feragat etmek istiyorsun?" 

" Ne alakası var?" 

" Gidelim. Şarabı masada yalnız bırakamam. Onu da yanımda götüreceğim. " 

Masadan kalktım. Elimdeki şarap şişesiyle kasaya doğru yürüdüm. 

" Hesabı verin. O da benimle gelecek." 

" Ayağınıza sağlık beyefendi. " 

Ayağıma bakarak " Bak, karşımdaki adam seni adam yerine koydu. " 

" Kaç numaralı masa?" 

Umay elindeki kartı uzatmaya çalıştı. 

" Hanımefendinin kağıtlarının burada geçmediğini ona söyler misin?" 

Personel müdürü hızlı adımlarla kasaya geldi. 

" Timur Bey hoş geldiniz." 

" Hoş bulduk. Senin adın neydi?"

" Ahmet efendim." 

Önündeki ekrandan masaya ait hesabı çıkarmaya çalışıyordu. Diğer garsonu masanın altında görünen eliyle kovdu. 

" Dünya'da ne kadar Ahmet var?" 

Hesabı önüme koydu. Boş bir kağıt. Üstünde hiçbir şey yazmıyordu. 

" Boş kağıt mı?" 

" Evet, efendim. " 

" Neden?" 

O sırada Mehmet geldi. Personel müdürü Mehmet'e " Yerinde değilsin." Mehmet o korkunç gülüşüyle bana baktı. 

" Buranın sahibinin ortağı gerçekten hesap mı ödeyecek? Çok sarhoşsun. Sana dışarıda bir araç ayarladım. Motoru ben getiririm."

Mehmet koluma girdi. Ağır adımlarla mekandan dışarıya çıktık. 

" Çok içmemen gerekiyordu fakat sen yine çok içtin." 

" Sen çok içmedin mi?" 

" Yenge nereye gitti?" 

" Kör müsün? Yanında yürüyen kadını nasıl göremezsin?" 

" Yanımda yürüyen bir kadın yok. " 

Umay'ın küçük çantasından tuttum. Kendime doğru çektim. Afalladı. 

" Bak işte o çantasını çektiğim kadın. " 

" O yenge mi?" 

" Bilmiyorum. Hadi beni arabaya götür." 

Arabanın arka koltuğuna kendimi bıraktım. Gözlerim kapattım. İnsan sesleri birbirine karışıyordu. Karanlığın içinde hızlı bir tenekede evime doğru ilerliyordum. Arabadan zorla indirildiğimi biliyordum. Kendimi Umay'ın kollarında buldum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ağır roman

ağır roman

hiçliğe varmak