ağır roman

Kahve makinesini yanıma alıp odama gittim. Herhangi bir film. Beni gerçeklikten uzaklaştıracak, ne yaptığım konusunda fikir sahibi olmayacağımı sağlayacak bir film arıyordum. Gecenin ilerleyen zamanlarında kendimi yine o karanlık sokaklara atacaktım. Düşüncelerimle baş başa kaldığım gündelik hayatımda insanlarla baş başa kalmayı gereksiz bir eğlence olarak görmeye başladım. Yedinci Mühür. Çağın gerektirdiği ruhsal boyuttaki travmaları anlatan, inançsızlığın getirdiği o boşluğu hiçbir şeyin dolduramadığını gösteren bir filmdi. İnançlarımız bize ne kazandırıyordu? Herhangi bir tanrı adaletsizliğin eşiğinde kalmış gezegene ne gibi bir adalet getirecekti? Bilmiyorum. İnançlarla ilgilenmiyordum. İçimde sönen iyiliğin yerini spontane gelişen hayat örgüleri almıştı. Bu garip tesadüfe eşlik etmenin getirdiği ıstırabı taşımanın yorgunluğuyla filmi izlemeye başladım. Cinayetin nereye gideceği hala aklımın bir köşesinde olan soru işaretlerinden biriydi. Kahvemi sağ elime, sigaramı sol elime aldım. 

" Düşünceli olma. " 

" Sizleri odaya girerken dışarıya bırakmıştım. " 

" Bizler seni kontrol eden aygıtlardan başka bir şey değiliz. " 

Filmin içindeki o yoğun varoluşçuluk teması üzerimde derin bir etki bırakmıştı. Gözyaşlarım bir bir yüzüme dökülmeye başladı. 

" Neden? Neden onca telaşın birine kendimi odaklayıp saçma hayatımı dönüştüren bir canavar haline gelemedim?" 

" Sen canavar değilsin." 

" Bence canavar. Dün ne yaptığını ikimizde gördük." 

" Orada üç kişi vardı. Sakın bir daha beni görmezden gelmeye çalışma." 

" Hala buradasınız. Gitmeniz gerektiğini kaç defa söylemem gerekiyor? " 

İçimdeki huzursuzluğu dindirmek için etrafı toparlayıp kendimi dışarı atmam gerekiyordu. Keskin nişancı tüfeğimi havalandırmaya bırakmıştım. Yerine hiçbir eyleme karışmayacak bir dürbün almam kendimi insanlardan korumak için yeterli olur diye düşündüm. Dürbünü ve bilgisayarımı sırt çantama koydum. Keskin bir bıçak savunma için idealdi. Evin kapısını anahtarımla kilitledim. Alt kattaki garajdan motorumu çıkardım. Kask, dizlik.. Trafik kuralları... Her şeyi tamamlayınca gaza bastım. Motoru sürekli hızlı sürüyordum. Çevremdeki her şeyin saniyeler içinde yok olup yerini yeni şeylere bırakmasını izlemek zevk vericiydi. Gecenin bu saatinde sokaklarda kimsenin olması da hızlı gitmem için bana mükemmel bir fırsat tanıyordu. Motoru otoparka park ettim. Açık bir dükkan bulmam gerekiyordu. Anahtarı çantamın en arka cebine koydum. Yalnızlığın sürekli olarak peşimden gelmesi bana ne kadar sadık olduğunu gösteriyordu. Şimdi etrafımda kimseler yoktu. 

" Geçmişte etrafında birçok insan vardı. Şimdi kimsen yok. Suçlu sensin." 

" Suçlu o mu? Her konuda onu eleştirmeyi nasıl başarıyorsun? Onun isteklerine ulaşacak bir toplumun olmaması senle beni yarattı. Sorun o değil. Sorun dışardakilerle arasında olan farklı anlama stilleri. " 

" Konuştu yine psikolog. Hep onu mutlu edecek açıklamalarla onun gözündeki değerini katlamak istediğini görmedim sanma. " 

" Ben doğruları söylüyorum. " 

" Susun artık. Bir konuda aynı fikirde olduğunuzu ne zaman göreceğim acaba?" 

İkisi birden " Hiçbir zaman." diye cevap verdi. 

Şeytanlarımı bir süreliğine otoparka bağladım. Sessizlik, en sevdiğim durum. Her şeyin berraklaştığı, gözüme olağanüstü göründüğü tek durum. Otoparkın asansörüne binip zemin kata indim. Caddeye çıktım. Bu saatte bulunacak iki şey vardı. Fahişeler ve yeryüzüyle bağlantısını koparmış, ilaçlanmış fareler. Dekolteli kadınların arasından ilerlemeye başladım. 

" Bebeğim şehvetli bir gece geçirmek ister misin?" 

" Benle uçmaya ne dersin?" 

Aradığım bu değildi. Arkamdan " Bu kibirli yavşağın bu saatte burada ne işi var?" diye söylenip duruyorlardı. Ağır ağır yürümeye devam ettim. Dolunay yeryüzünü aydınlatmaya devam ediyordu. Her şey sıradandı. Bir döngü... Bu döngüyü kırmanın eşiğinde olduğunu düşünen kendini bilmezlerle dolup taşmış kocaman bir yeryüzü. Aynı caddenin içinde defalarca gezdim. Güvenli değildi. İnsanların arasından yürümeye devam ettim. Kendime ait, izlenilmeyen bir alan bulmam gerekiyordu. Terk edilmiş bir ev gördüm. İçinde yanan ateşin kime ait olduğunu herhangi bir insan bile bilebilirdi. Kamera yok. Devriye görevi üstlenen bir polis memuru yok. Aradığım yer burasıydı. Ucunun nereye vardığını bilmediğim karanlık merdivenleri bir bir çıkmaya başladım. Olası bir tehdide karşı bıçağımı elime aldım. Ateşin yandığı odaya doğru ilerledim. Her taraf dökülüyordu. Betonlar çoktan kendisini bırakmıştı, betonların arasındaki demirlerse çürümeye yüz tutmuştu. Kapıları söküp çıkarmışlar, elektirik sistemine kadar her şeyi evden götürüp herhangi bir hurdacıya bırakmışlardı. Aramızda on metre olan iki sarhoş kendi hallerinde takılıyorlardı. Çantanın içinden Erkan'ın evinden çaldığım fare ilacını çıkardım. 

" Merhaba çocuklar. Hep kalitesiz tozlarla güzelim burunlarınızı parçalıyorsunuz. Alın size kalite kokan bir toz paketi." 

Biri ayağa kalkmaya çalıştı. 
" Sen kimsin? Bizi nereden buldun? Bize bir daha çocuk dersen seni Allah'ına ulaştırırız." 

Diğeri çocuğa elimdeki bıçağı göstererek sakin olmasını söyledi. Gözleriyle yerdeki tozu arıyordu. Eliyle tozu kendine doğru çekti. 

" Sakin ol dostum. Sakin ol. Adam yüklü." 

Fevri bir tavırla " Ee nolmuş yüklüyse?" 

" Sakin ol diyorum sana. "

Çocuk üzerime doğru yürümeye başladı. Sadece ne yapacağını merak ediyordum. Arkadaşı çocuğu tutamadı. Bacağının orta kısmındaki eklem yerlerine iki tekme attım. Önümde çöktü. Kafasında tutup yere sert bir şekilde vurdum. Diğer arkadaşı hiç aldırış etmeden yerinde oturuyordu. 

" Niye kalkıp arkadaşını korumuyorsun?" 

" O sadece filmlerde olur. " 

" Onu öldürsem üzülür müsün?" 

" Şu an bir şeye üzülecek durumda mıyım sence?"

Tozu kırık masanın üzerine döküp çekti. Gözleriyle beni görmeye çalışıyordu. Bir dakika içinde gerçek hayatıyla arasındaki bağ kopacaktı. Ayağımın altında mırıldayan arkadaşına " Adın ne senin?"

" Beni bırak. Nolur beni bırak?"

" Soruma cevap ver."

" Ahmet. "

Ahmet'in ellerini ve ayaklarını bağlayıp diğer arkadaşının yanına sürükledim. Bıçağı boynundaki atar damara dayadım. 

" Ahmet seni öldürmemem için bana yalvarır mısın?" 

" Nolur beni öldürme abi? Bir saygısızlık ettim. Kusuruma bakma abi. Allah'ını seversen beni öldürme abi. "

" Demin Allah'a kavuşuyordum. Şimdi Allah'ı seven tarafa dönüşüm. Nasıl olacak Ahmet?" 

" Abi ben bir hata ettim. Büyükler küçüklerin hatalarını örter. Sen de benim hatamı ört abi. Kurban olayım beni öldürme. " 

Gözlerindeki yaşların acıdan çok korkudan geldiğini biliyordum. Arkadaşıysa Ahmet'in haline bakarak kendi kendine gülmeye başladı. 

" Arkadaşına bak. Sana gülüyor. O senden daha savunmasız." 

" Onu boş ver abi. Salağın tekidir o. Ne yaptığını bilmez. " 

Çantamdaki kalan tozu çıkarıp Ahmet'in burnunun uzanacağı bir yere bıraktım. 

" Tozdan geldiniz, toza gideceksiniz. Çek Ahmet. Ölmekten kurtulmak istiyorsan çek. " 

Ahmet tozu çekti. Birkaç dakika içinde kendinden geçti. Ellerini çözdüm. Masayı üç kişinin birbirine temas edeceği şekilde kurdum. Oyuncak bıçakları çantamdan çıkardım. Hokkabazlık gösterimin hiç seyirci almamasına üzüldüm. Bıçağın deriye temas ettiğinde girmediğini iki salağa anlattım. Yanlış bıçağı bulan birini öldürecekti. Matematik hesaplarıma göre bıçağı Ahmet'in arkadaşı bulup Ahmet'i öldürecekti. Bıçağı nereye sokacaklarını kendi üzerimde gösterdim. Ufacık kalmış iradeleriyle bana inandılar. Hep beraber gülmeye başladık. 

" Bu oyunu niye oynuyoruz?" 

" Dünya çok sıkıcı. Hepimizin biraz eğlenmeye ihtiyacı var. " 

İkisi birlikte başını salladı. Hala içimde bir kararsızlık vardı. Kararsız olduğumda içimdeki o elektiriklenmenin bir anlığına gittiğini hissederdim. Ölmeyi hak ediyorlar mı? Ölüm hak edilmez, kazanılır. İçimden gelen hangi sesi dinlemem o sönmüş vicdanımın rahatlamasına sebep olurdu. Vicdanım küllerinden doğacak değildi. Uzun zaman önce kendisiyle karanlık bir mezarlıkta vedalaşmıştık. Geri dönülmez bir serüvene kendimi bırakmıştım. Ahmet'in arkadaşı ilk oyuncak bıçağı kalbimin üzerine soktu. Hep bir ağızdan gülmeye başladık. 

" Senin adın neydi?" 

" Ethem." 

Oyuncak bıçağı alıp Ahmet'in kalbinin olduğu yere soktum. Kahkahalar atarak oyunumuza devam ettik. Ahmet bıçağı aniden alıp Ethem'in kalbine soktu. Ethem'in yüzü kızarmaya başladı. Kalbi bir dakika içinde durdu. Kahkahalarını savurarak ikimizin suratına bakmaya başladı. Olduğu yere yığıldı.Ahmet ne olduğunu anlamaya çalışıyordu fakat içtiği tozdan dolayı anlaması uzun sürdü. Oyuncak bıçakları çantama koydum. Ahmet ayağa kalktı. 

" Kandırdın beni." 

" Ben kandırmadım. Seni matematik kandırdı. Arkadaşının yerinde olabilirdin." 

" Kandırdın beni şerefsiz. " 

" Tıpkı şeytan gibi..." 

" Sen şeytandan bile daha kötüsün. " 

" Arkadaşın seni sattı. Bedelini bu şekilde ödedi. Siz nasıl insanlarsınız? Sen yaptığın saygısızlığın bedelini öğrendin. Ben sana satıldığın zaman ne yapacağını gösterdim. " 

Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Kanındaki ilacın oranı bedenini ele geçirmeye başlamıştı. Organları tozun etkisine en fazla birkaç saat daha dayanabilirdi. Ayakkabılarıma yerde akan kan bulaşmaya çok yakındı. Ayağa kalktım. Yüz yüze baktık. 

" Sen şeytansın." 

" Teşekkür ederim. İyi geceler."

Issız evden ayrılmam gerekiyordu. Ahmet üzerime doğru yürümeye çalışsa da vücudunun esrikliği kendisine izin vermiyordu. 

" Kalkma yerinden Ahmet. Yolu biliyorum. Kendim giderim. O tuhaf misafirperverliğin için sana ne kadar teşekkür etsem az. " 

Ahmet'in ağzındaki pislikler sağa sola saçılmaya başladı. Öfkeyle ne yapacağını bilmiyordu. Daha önce hiç işitmediğim küfürleri arkamdan haykırıyordu. 

" Seni ne pahasına olursa olsun bulacağım. " 

Arkamı dönüp o öfkeli suratı son bir kez daha görmek istedim. Hala ayağa kalkmaya çalışıyordu. 

" Beni ancak cehennemde bulabilirsin. O yüzden cehennemde görüşürüz. " 

Virane merdivenlerden aşağı indim. Duvarlarda çizilmiş o anlamsız resimlere ışığın izin verdiği takdirde göz gezdirmeye çalıştım. Alt kattaki odaları gezmeye başladım. Hangi ailenin yaşadığını hayal gücümle canlandırmaya çalıştım. Oturma odasından, yeni gelen koltuk takımlarına kadar her şeyi yerli yerine oturtmaya uğraşıyordum. Mutlu aşkların ihtiraslı gecelerle devam ettiği o romantizmin hat safhaya ulaştığı aile evi burası mıydı? Kapıdan çıktım. Caddeleri birer birer aştım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ağır roman

hiçliğe varmak