ağır roman

" Hala uyuyor musun?" 
Gözlerimi aniden açtım. Üstüme doğru gelen bu girdabın içinde yeniliklerle dolu koskocaman bir günü iple çekiyor olamazdım. Yatağıma oturup etrafı izlemeye başladım. Gözlerimi ovaladım. Pijamalarımı giydim. Yatağıma bir daha hiç yatmayacakmış düşüncesiyle toplamaya koyuldum. Garip bir düşünce.. Normal olan ne? Bilmiyorum. Şimdilik bilmiyorum. Işığı ve çalan müziği kapattım. Mutfağa doğru ilerlerken aniden etrafın kan ile dolu olduğunu fark ettim. 

" Bu gerçek mi?" 

" Bu bir travma. Her seferinde aynı soruyu sormaktan bıkmadın mı?" 

Kontrol çubuklarımın düşüncelerimin üzerindeki hareketini hayretle düşünürken kendimi kahve makinesinin başında buldum. Atıştırmalık tabaklar, çay bardağı, dünden kalmış ekmek... Yüzümün temiz suyla yıkamak için banyoya gittim. 

" Sen ne kadar temizsin?" 

" Sabah sabah hiç çekilmiyorsun." 

" Lüks apartmanda yaptığın şey dikkatsizlik değildi. İlk olarak hafızana kazımış olmanı da hayretle karşıladım." 

" Ne saçmalıyorsun?" 

" Ne mi saçmalıyorum?" 

Susmayı tercih etti. Kafamın içindeki iki uçlu, birbirini bir türlü kabul etmeyen kutuplaşmış kişiliklerimi kendimle bir türlü barıştırmayı beceremedim. Yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçaladım. Yüzümden akan su damlacıkları boynumdan ayağıma düştü. Havluyla yüzümü kuruladım. Mutfak masasına oturdum. Telefonumdan cinayetin ne halde olduğunu kontrol ettim. Manidar bir ilerlemenin olduğu söylenemez. Silah hala havalandırma boşluğundaydı. Kimsenin üzerine kayıtlı değildi. Üstünde parmak izi yoktu. Peyniri ağzıma götürürken çatalımı yere düşürdüm. Çatalla göz göze geldik. Hayatta düşmenin ağır bedelleri olurdu. Bu o bedellerden değildi. İştahım kaçtı. Bardağımı alıp kendimi balkona attım. Güzel bir hava. Güneşli, kaç derece olduğu henüz umurumda değil. Bahçeye gidip bitkilerle uğraşmak için uygun olması benim için yeterliydi. Bardağımla beraber aşağı indim. Bahçıvan için gerekli olan aletlerim bahçenin ortasında duruyordu. Sulama sistemi her şeyi hallediyordu. Olgunlaşmaya yakın domatesleri dallarından kopardım. Kürekle bir yere birikmiş toprağı başka bir yere dağıtmaya başladım. 

" Bu saatte bahçe için uygun mu?" 

" Buna da mı karışacaksınız?" 

İçimdeki fikirlerden birisi " Her şeyi bize bağlama. Konuşan biz değiliz." 

Aniden kafamı sesin geldiği tarafa doğru çevirdim. 

Dargın bir ses tonuyla " Her şeye karışma gibi bir lüksüm yok." 

" Bir soru..."

" Dinliyorum." 

" Güzel bir film izliyorsun."

Ciddi bakışlarıyla " Mesela?"

" Elindeki sürahinin içinde ne var?" 

" Limonata. Soruma cevap vermedin." 

" Dikkatim dağıldı. " 

" Limonata içelim o zaman." 

Demin o ciddi bakışlı kadın yerini güler yüzlü bir kadına bırakmıştı. Gözlerindeki o hüznü her seferinde gördüğümde kendi içimde kopan fırtınaları bir türlü durduramıyordum. Bardaklara limonata doldururken gözlerini benden ayırmıyordu. Bahçedeki masaya yürümeye başladık. 

" Burada yalnız mı kalıyorsun?" 
" Benden başka birini gördün mü" 

" Sorulara sorularla mı yanıt verirsin?" 

" Ben otoriteyi zorlayan, meraklı öğrencilerdenim." 

Sandalyesini çekti. Cebindeki sigara paketinden çıkardığı sigarasını yaktı. 

" Başarılı bir öğrenci olabilirsin." 

" Okulların standart davranışlar yaratan kurumlar olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden başarılı bir öğrenci olamam. İsyankar olamam. Öğrenci olamam. " 

" Hep bir sitem. Sistem eleştirisi." 

" Ne bekliyordun? " 

" Hiçbir şey. " 

" Hiç kendinden bahsetmiyorsun. Oysa öğretmenler ilk sınıfa girdiklerinde hep kendilerinden söz ederler. " 

" Sormuyorsun. Ben de sormanı bekliyorum. Burası sınıf değil. Sen de öğrenci olmayı kabul etmeyecek kadar zeki olduğunu düşünüyorsun." 

" Haklısın." 

İnsanlara dair en ufak bir merakım yoktu. Karşımdaki kadının tek ilgimi çeken tarafı yüzündeki o melankoliyi görüyor olmamdı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ağır roman

ağır roman

hiçliğe varmak